Monday, November 16, 2009

Mehmet Akif Ersoy

1873 yılında Akif’in doğduğu dönemi Sezai Karakoç şöyle izah ediyor:
“Sultan Aziz’in devrilmesinin arefe yıllarında Balkanlar, makyavelist(*) batılıların elbirliği ile allak bullak olur; köy köy, şehir şehir, Osmanlıların çekilişi, Rumeli’nde bir medeniyetin yıkılışı, saadet dolu evlerin kan gölüne dönüşü… Rus baskısının bizi boğuntudan boğuntuya sürükleyişi… Devletin bütün yivlerinin çözülürken bir eski zaman şatosunun, demir kapısından daha çok hıçkırışı… ve daha neler neler.. Sosyal yapının umutsuzluktan sünger gibi delik deşik olduğu o yıllarda, imparatorluğun gözbebeği İstanbul’un kalp noktasında bir çocuk doğdu… Baba soyu Rumelili ana soyu Buharalı, doğuş yeri Fatih. Yani tam bir Doğu İslamlığının Batı İslamlığının ve Merkez İslamlığının sentezi bir çocuk… Çağ bir batış çağı. Anne çizgisi duyarlılığı, sağ duyuyu, kendini bir ülkeye adayışı, şairliği getirecek; baba çizgisi, ataklığı, savaşkanlığı, yılmaz ve her vuruşunda daha çelikleşen bir savaş adamını, gözü pekliği, korkmazlığı, ürkmezliği, dönmezliği gerektirecektir…”
Böyle bir atmosferde, böyle bir anne babanın çocuğu olarak dünyaya gelen Akif, nadide kişiliği ile insanlığa tam bir örneklik numunesi olur. Konuşan, yazan ve söyleyen tavrıyla mükemmel bir insan portresi çizen Akif, “menfaatin ümmisi” olarak yaşadı. Parmak ısırtan bir mücadele örneği veren Mehmet Akif, uğruna mücadele ettiği vatanının insanından gerekli ilgiyi göremedi. Hatta peşine polis bile takıldı. Bu durum Akif’i kahretti. Öyle ki uğruna her şeyini feda ettiği ülkesinden ayrılmak zorunda kaldı. Yıllarca Mısır’da yaşadı. Son yıllarda ruhunu vatanında teslim etmek için tekrar Türkiye’ye döndü. 27 Aralık 1936 yılında hakkın rahmetine kavuştu.
Kendisini ziyaret edip duasını aldığımız M. Asım Köksal hocaefendi Akif’in ölümüne izafeten yazdığı şiirini armağan olarak vermişti. Onu da yayınlamayı uygun buldum.
Şöyle diyor:
MERHUM ÂKİF İÇİN
Ölümünle kaçırdın ağzımızın tadını,
Neden gizleyip durdun bu acı maksadını?
Sezdirmeden koyuldun ebediyyen yoluna,
Anıyoruz ardından –ağlayarak- adını
Tâbutun başımızda, gözyaşıyla yürüdü.
Savrulan ahlarımız mezarını bürüdü.
Çekildin sen bir avuç toprağın harîmine,
O kadar ağladık ki, gözlerimiz çürüdü.
Neden bilmem yaradan, mezarını er kazdı?
Sana canlar verilse, kurban olunsa azdı
İstiklâl’in Marş’ını, ordunun süngüsüne,
Senin çelik kalemin, zırhlı parmağın yazdı.
Bir elinde kalemin, bir elinde Kur’an
Dolaştın cephelerde, gece-gündüz durmadan,
Her kayayı bir Minber, her Minber’i Tûr yaptın.
Yağdırdın hep hamaset, şehamet ve kan-can.
Sen ey Âkif, büyüksün, büyük değerin vardır,
Bunu takdir etmemek bize en büyük ardır.
Gömüldün Çanakkale Şehitleri yanına,
O kadar ulusun ki, sana fezalar dardır…
Uyu artık haşre dek, İlâhî makberinde,
Ruhun yüzsün, Allah’ın Rıdvan-ı Ekber’inde…
Mustafa Âsım KÖKSAL
AKİF’E NASIL BAKILIYOR?
Bir milletin medar-ı iftiharı olması gereken Akif, maalesef böyle bir nitelemeden yoksun. Çöken bir imparatorluğun acısını duyan, bundan dolayı da, Anadolu’yu karış karış gezerek milleti uyandıran ve kurtuluş savaşına çağıran Koca Âkif, birçok büyüğümüzden farksız bir durumdadır. Tüm milletimizin şairi olan büyük insan, şimdi “tutucuların tuttuğu şair” olarak görülmekte, daha doğrusu böyle gösterilmek istenmektedir. (1)
Böyle düşünülmesine sebep, yıkılan Osmanlı Devleti’nin yerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin bazı yöneticilerinin ve aydınlarının redd-i miras etmelerinden kaynaklandığı söylenebilir. Zira Akif, sadece şair olmanın ötesinde çok yönlü komple bir insan…
Nitekim büyük şairin kimliğinin ve kişiliğinin, maharet ve becerisinin örtbas edilmesinin yegane sebebi o zaman ki aydın (!) geçinen insanların çifte standartlı olmalarıdır. Şunu çok iyi bilmeliyiz ki, Akif tekrar tekrar büyüklüğü ispatlanmaya hiç ihtiyacı olmayan bir şahsiyettir. (2)
“Altının kıymetini sarraf bilir” diye bir söz vardır. Dolayısıyla Akif’i olduğu gibi göremeyen gözde maraz vardır.
AKİF’TE BÜYÜK ADAM SORUMLULUĞU
Büyük adam, eseriyle hayatını birleştiren adamdır. Biz onda şu vasıfları görüyoruz. Önce bütün ömründe aynı kanaatin, aynı imanın sahibi olan adamdır. Devirlere, zaruretlere, cemiyetlere göre değişmez, muhitine uymaz; muhiti kendine uydurur, uydurmazsa çarpışır. Cemiyetten daha kuvvetlidir, cemiyeti sürükleyicidir. Bu karaktere sahip insanların, bir kısmı zekasıyla bir kısmı kalbi ve hisleriyle, bir kısmı da iradesiyle başka insanlara ve cemiyete üstündür. Bu üstün insanlar arasında ise bazıları her bakımdan, cemiyetin insanlarına üstündür. Böylelerine muvazeneli (dengeli) karakter sahipleri denir… İşte Akif böyle biri. Ancak onu, iradesinin ateşli tazyikiyle diğer sahalarda muvazenesizlikten koruyan pek mühim bir sebebin var olduğu da unutulmamalıdır. Bu sebep, demirden bir iradeyi ahenkdâr bir ray üzerinde yürüten İslam terbiyesi ve Allah’a imanıydı.
Büyük adamların başka bir vasfı da münzevî akışlarıdır. Onlar kalabalığın içinde yalnız yaşarlar. Şehirlerin insan yığını, onlar için hoşça seyredilen bir manzaradır. İç hayatlarında yalnızdırlar. İlham perisi yalnız yaşayan ruhların ziyaretçisidir; onların dostudur.
Akif’in inzivası halk içinde idi. O cemaatin içinde çilesini doldurdu.
Bu fanî hayatı sevdiren ve yaşanmaya değerli yapan insanlardır. İnsanlardaki samimiyetsizlik, hayattan usandırır. Akif, bu tatminsiz hayat imtihanının sonunda Allah’a kavuşmak ihtirasıyla Yunus’un ilahi sıla hasretini terennüm ediyordu:
Bana dünyada ne yer kaldı, emin ol, ne de yar
Ararım göçmek için başka zemin, başka diyar.
Bunalan ruhuma ister bir uzun boylu sefer;
Yaşamaktan ne çıkar, günlerim oldukça heder.
Bir güler çehre sezip güldüğü yoktur yüzümün;
Geceden farkını görmüş değilim gündüzümün.
Büyük adamların bir diğer vasfı da, devlet ve ikbal mevkilerinden uzak durmalarıdır. Kader onları bu mevkilere getirmiş olsa bile, onların ahlak sanatı, bu mevkilerde kendilerini küçültmeyi, alçalmasını bilmek sanatı oluyor. (3)
O ulaşılabilecek mevkilere ulaşmış olmasına rağmen, bulunduğu yerin mahkumu değil, hakimi olmuştur. İsteyen değil istenen olmuştur. Bulunduğu ve aldığı görevin hakkını tam manasıyla vermiştir. “Menfaatin ümmisi” olan Akif, ihtiyaç sahibi olmasına rağmen ikinci şahısların ihtiyacı için uğraşmıştır. Elde ettiği ve etmesi muhtemel makamları ve imkanları –güncel deyimiyle- ranta çevirmemiştir. Bu yüzdendir ki, Akif gerçekten Nurettin Topçu’nun tanımladığı büyük adam gibi yaşadı ve öldü.
AKİF’İN MÜSLÜMANLIK ANLAYIŞI,
Müslümanlığı Akif, “güzel” diye değil “doğru” diye sevdi. Bu dini bir sanatkar gibi değil, bir mütefekkir gibi sevdi. Onun içindir ki, “secde”, “leyla”, “gece, “hicran” gibi ihtiyarlığında yazdığı tasavvuflu şiirlerinde bile “his mistitizm”i değil, “fikir mistizm”i var. Akif tekke müslümanı değil, cami müslümanıdır; onda cezbeden ziyade secde var... (**)
Bu anlayışa sahip olan Akif, gördüğü müslümanlardaki durumdan mütevellid şunları söylüyor:
Müslümanlık nerede? Bizden geçmiş insanlık bile,
Âlem aldatmaksa maksat, aldanan yok nafile
Kaç hakiki müslüman gördümse hep makberdedir
Müslümanlık bilmem amma galibe göklerdedir.
AKİF’İN MUHAFAZAKARLIK ve MİLLİYETÇİLİK ANLAYIŞI
Türkiye’deki değişiklikleri gören Akif, her zaman doğrunun yanında olma vasfıyla müdahalelerde bulunmuştur. Nitekim Paris’e tahsile gitmiş ve büsbütün kibirle dönmüş olan Şevki Hoca’nın evinde:
“Siz, insanlara eskiden Fatih minaresinden bakardınız, şimdi Eyfel kulesinden bakıyorsunuz.” diyerek ülke insanının nasıl değiştiğini nasıl da ifade etmekte.
Öyle ki: “İki yüzlüleri artık sever oldum: Çünkü yaşadıkça yirmi yüzlü insanlar görmeye başladım.” yaklaşımıyla farklılaşan toplumun dejeneresine işaret etmekte.
Merhum Nurettin Topçu Akif’in milliyetçilik ve muhafazakarlık hakkındaki görüşlerini şu şekilde izah ediyor:
“... Milliyetçi denince dine karşı veya yabancı olan kişi, dinci ve müslüman denince de milliyetçiliği tanımayan insan akla gelirdi. Milliyetçi, ırkçı, yani kemikçi idi. Dinci ise, hurafeci ve vatansız varlıktı. Ruhlarımızı, bir hezeyan teşkil eden bu safsatadan kurtaran Akif’tir. Ziya Gökalp’ın ruhu tekmeleyen, Anadolu’nun gerçeklerinden gafil, cemiyeti tanrılaştıran ve kaderimizin ilahî mertebesine yükselten, ferdî şahsiyeti yıkmış milliyetçilik davasının karşısına Allah’ın eli halinde çıkmıştır...” Vatan yalnız beşiğimizin sallandığı ve hayatımızın kendisine bağlandığı kara parçası değildir. Onda bütün millet tarihi gömülüdür.
Enbiya yurdu bu toprak, şüheda burcu bu yer;
Bir yıkık türbesinin üstüne Mevlâ titrer!
Tarih ve toprak şuurundan ayrılmayan bir milliyetçiliğin, muhafazakarlık prensibine bağlanması tabiidir. Muhafazakarlık, bir milletin mukaddesatını, cemiyetin iradesi demek olan tarih içinde kazanılmış bütün ruh varlığına sahip olması demektir.”
Bu kadar ulvî manası olan kelimenin olumsuz olarak müslümanlara atfedilmesi; “... Abdülhamid’i devirmek için İttihat ve Terakki Partisi tarafından tertiplenen 31 Mart Hadisesi’nden sonra evvelki rejime dönmek isteyenlere verilmiş maruf “irtica” tabiriyle öteden beri karıştırılmaktadır. Hatta, ilme inanmayan, dar görüşlü, medenî hayatın dışında yaşayan insan kastedilmektedir. Bu kelime itham ve istihfaf yerinde kullanılıyor.
Bu nitelemede bulunan art niyetli insanlara çanak tutan insanların varlığına da işaret eden Topçu şunları söylemektedir: “... Peygamberin sünnetidir diye büyük Peygamberin şekil ve kıyafete ait hallerini taklit ettiler. Halbuki asıl gaye, Peygamberin ruh ve zihniyetinin benimsenmesiydi...”
“Yukarda ifade edildiği gibi muhafazakarlık millette, dinde, ahlakta, ekonomide, siyasette, bütün içtimai hareketler sahasında o hareketlerin dayandığı temellerin muhafazası demektir. Milleti bütün maddî ve ruhî temelleriyle ele alan bir milliyetçinin muhafazakar olması zaruridir. Çünkü milliyetçilik millet hayatını kurmuş bulunan bütün temellerin, milletin kuruluşundan bugüne kadar millete hayat katan bütün kaynakların, vatanın, tarihin, dilin, dinin herhangi bir yeniliğe feda ve terk edilmeyişidir.
Millet bu unsurların hepsinin de varlığına muhtaç olduğuna göre, milliyetçilik mutlaka muhafazakârlıkla beraberdir.” Bu manada Akif muhafazakârdı... Maziyi yıkmakla ilerleyen bir inkılapçılık, cemiyeti dümensiz gemiye benzetir, sahilden sahile çarpar. (***)
Vatanın sahilden sahile çarpmaması için çok çalışan Akif bize örnek olmalı.
AKİF İÇİN DENENLER VE HATIRALAR
Hafız Asım anlatıyor:
“Bir gün Çengelköyü’nde oturduğu Fıstıklı Köşk’te biraraya geldik. Oradan bir yere gidecektik. Vapurun hareketine de pek az kalmıştı. Bir de baktık, Hüseyin Kazım, Fatih Hoca daha bir iki kişi çıkageldiler. Üstad onlara buyurun dedi. Her birine ayrı ayrı iltifattan sonra:
“Müsadenizi rica ederim. Biz Asım’la bir yere gidiyoruz. Söz verdik. Mazur görünüz. Siz buyurun. İstirahat edin. Başka bir gün gene görüşürüz inşaallah.” dedi ve çıktık. Misafirler evde kaldı. Süratle yokuşu indik. Vapura yetiştik. Bu hareketi benim havsalam pek almadı:
“Üstad dedim. Bu tuhaf bir iş oldu.
“Hayır. Hiç de tuhaf değil. Söz verdik. Bizi bekliyorlar. Her medenî insanın bunu kabul etmesi tabiidir. Hele Hüseyin Kazım böyle şeyleri pekala tabii görür.” (4)
SÖZ VERMEK
Fatin Gökmen Bey anlatıyor:
“Ben Vaniköyü’nde, kendisi de Beylerbeyi’nde oturuyordu. Bir gün öğle yemeğini bende yemeyi kararlaştırmıştık. Öğleden bir saat önce bana gelecekti. O gün öyle yağmurlu, boralı bir hava oldu ki, her taraf sel kesildi. Merhum yürümeyi severdi. Bu durumda yaya gelemeyeceğini düşünerek, gelmiş olan vapurdan da inmediğini görünce diğer vapur da 1.5 saat sonra geleceğinden yakın komşulardan birine gittim. Hemen geleceğimi de hizmetçiye söyledim. Yağmur devam ediyordu. Vaktinde de eve döndüm. Bir de ne işiteyim. Bu arada sırılsıklam bir halde gelmiş. Beni evde bulamayınca hizmetçi ne kadar ısrar ettiyse de durmamış. “Selam söyle” demiş. O yağmurda dönmüş gitmiş! Ertesi gün kendini gördüm. Vaziyeti anlatıp özür dilemek istedim. Dinlemedi. Bir söz ya ölüm veya ona yakın bir felaketle yerine getirilmezse mazur görülebilir, dedi. Benimle tam 6 ay dargın kaldı.” (5)

Tükürün milleti alçakça vuran darbelere!
Tükürün onlara alkış dağıtan kahpelere!
Tükürün Ehl-i Salîb’in o hayâsız yüzüne!
Tükürün onların aslâ güvenilmez sözüne!
Medeniyyet denilen maskara mahlûka görün!
Tükürün maskeli vicdânına asrın, tükürün!

Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...
İrticâın şu sizin lehçede ma'nâsı bu mu?!
...



1- Eriyen Mumlar: Hüsrev Hatemi, Dergah Yay. İst. Kasım 1989, s. 182-184
2- A.g.e.
3- Mehmet Akif, Nurettin Topçu, Tergah Yay., İst. 1998
4- (Eşref Edip Fergan) Hafız Asım’ın hatırası, M. Akif Hakkında Araştırmalar, 1, M. E. Düzdağ, M. Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı, İst. 1989
5- Çantay, Fatih Gökmen’in Hatırası, A.g.e.
(*) Makyavelist: Siyasette maksada erişmek için her türlü vasıtayı meşru sayan görüş.
(**) Türk Edebiyatı Akif Özel Sayısı.
(***) Nurettin Topçu, Mehmet Akif, Dergah Yay. İst. 1998

No comments:

Post a Comment